Bana en cok ne koydu, biliyonuz mu?

Guzel baslayan gece, taksicinin acik tekel ararkenki sacmalamalariyla boka sarmaya baslamisti. Eve dondugumuzde, limon olmadigindan, portakallari sacmasapan dogradim tekilanin yanina. Nedense biralar bittikten sonra kimse tekilaya ilgi gostermedi. Bir shot ya yapilmistir ya yapilmamistir adam basi. Tekilanin biraz onaltinci sinif olmasinin da payi yok denemez bu ilgisizlikte. Portakallar tek basina yenile dururken, aramizdan japon konsolosu kardesimizi uykunun zalim kollarina teslim ettik. Ardindan herkesin bildigi istenmeyen olaylar vuku buldu.

Saat iyice gec olmustu ve yanyana oturuyorduk acik televizyonun karsisinda hic ses cikarmadan. Sonra televizyonu acik isteyip istemedigimi sorduktan sonra odasina gecti. Bana gececek oda kalmamisti. Koltukta takilacaktim. japon konsolosu’nun hunharca sizmis olmasindan cesaretle onun odasindan yastiklari caldim. Hem yatakta yatacak hem de bir de yastikla mi yatacakti? Yuh amina koyayim o kadar da degildi. Kendimi cok hakli hissederek iki yastigi kanapede ayarladim ve biraz nette takildiktan sonra bir iki saat kadar uyudum. Sabah erken cikmam gerekiyordu ve onlari son gorusum olacakti. japon konsolosu’nu uyandirdim. Onunla gorusecektik aslinda plana gore o yuzden tam vedalasmadik. Ardindan sneyl’in odasina girdim. “Amcoolu ben gidiyom.” dedim. Uyanikti, kafa salladi sadece. Baska bir sey demedi. Ben de demedim. Ciktim sonra evden.

Bir veda edemedik dogru duzgun. Iste bana en cok o koydu.

Giresun

Uzun zamandır yazmıyordum buraya. Zaten hep böyle bir giriş yapıyorum yazı yazdığım zaman. Uzun zamandır yazmıyorum diye.

Dur bakayım ne zaman yazmışım, oha. 23 ekim 2014. Hakikaten bayağı olmuş.

Neyse, bugün buraya yazma isteğim aslında saat 18 sularında gelmişti. Neden diyecek olursanız, bugün şirketim bana veda yemeği vermişti de. Ben de yola çıkmadan önce düşünmüştüm. Akşam bari Giresun hakkında biraz yazayım diye. Tabii siz bilmiyorsunuz Giresun, veda yemeği vs. Normal. Yani bilmemeniz normal. Çünkü doğru dürüst yazmıyorum bloga artık. Yaklaşık 2-3 senedir doğrultamadık blogu. O eski üniversitedeki yazma heyecanı kalmadı sanırım. Hepimiz iş güç sahibi insanlar olduk. Boş boş bilgisayar başına geçip MSN açıp, müzik açıp takılmadık internet önünde. Büyüdük gittik. Her neyse. Konumuz o değil şimdi.

Ben biraz Giresun’dan bahsetmek istiyorum şimdi. Kimseler bilmez sanırım, normalde Kastamonu’da çalışırdım ben. Yaklaşık 3 sene çalıştım. Ya kaç sene çalışacaktım? Fakat sonra, ne olduysa oldu, Giresun’a taşınmak zorunda kaldım. Mayıs 2014 ortalarında *hiç istemeye istemeye* Her neyse, sonra geldim mecburen. Burada “kariyerime” devam etmeye başladım, -karar vermedim, başladım- Bok gibi bir misafirhanede kalmaya başladım. Dağın tepesinde. Dağın tepesi tabiri pek gözle görülür ya da hmm pek canlandırılabilir bir tabir değildir belki, deniz seviyesinden 650 metre yukarıda bir bölgedeydi ofisim. Belki öyle canlandırabilirsiniz gözünüzde. Kariyer hedefim olarak daha yüksekleri düşünüyordum tabii ki buraya gelirken. Deniz seviyesinden 700 metre yüseklikleri falan. Ehem. Neyse. Bana Kastamonu’da yardımcı olan abilerimin pozisyonlarında görüyordum kendimi. Daha yükseklerde, daha güzel pozisyonlarda. O hayallerle geldim ama daha geliş yolunda hayal kırıklığına uğradım. Bitmek tükenmek bilmeyen 22 km dağ yolu beni tüketmişti. Normalde 22km bir yol aşağı yukarı 15 dakikada biter ya hani! Hah! İşte bu bitmedi. Bu, nereden baksan 45dk’da falan bitti. O kısmı geçiyorum. Fakat, yol bittikten sonra ben dedim ki: “Ben buradan giderim.”

Tabii, nereye gidiyorsun iş bulmadan. İş hayatına atıldığımdan beri şunu hiç aklımdan çıkarmadım; iş bulmadan sakın bir yerden ayrılma.

Evet, iş bulmadan bir yerden ayrılırsam tamamen mallıktı çünkü. Ben zengin bebesi değilim. Bir yönden sefil hayatımı sürdürmem gerekiyor. Her ne kadar aileme bağlı kalmadan yaşamaya çalışsam da, düşünsene. Ben işi bırakıyorum ama yeni bir işim yok. Oha! Ailem ne der bana? Tabii ki bakarlar bana ama ben katlanamam bu duruma. O yüzden, iyi bir iş bulana kadar burada kalacaktım. Kalacaktım ama misafirhanede kalmayacaktım. Kendime Giresun’da bir ev tutmam lazımdı. Tamam o konuda sıkıntı yok, elbet bir ev tutarım ama iş yerim dağ başında olduğu için kendime bir yandaş bulmam gerekiyordu. O yüzden bu şartlar oluşana kadar misafirhanede 2 ay kadar kaldım. Hatta, 1 iş görüşmesi bile gerçekleştirdim bu kısa süreç içerisinde. Neredeyse Madrid’e gidiyordum. Kahretsin, çok yakındı! Gerçekten çok yakındı. Ama iyi ki olmamış. O “iyi ki olmamış” kısmına daha sonra geleceğim. Baya bildiğin Skype + FacetoFace iş görüşmesi yaptım yani o iş ile ilgili. Her neyse…

Giresun’daki hayatımın ilk 2 ayı böyle geçti işte. Sonra, yani, yeni maaşım ve statüm belirli olduktan sonra Giresun Merkez’e taşındım bir ev bulup. Ondan sonra da ben birisine aşık oldum, hiç planda yokken. Halbuki Planlama Mühendisi’ydim ben. Birlikte yaşadık uzun bir süre. Evime giren tek kadın o olacaktı Giresun’da. Ne hayallerimiz vardı. Başka kimse bu eve girmeyecekti. Fakat daha sonra öyle olmadı tabii. Bir kadın daha girdi evime. Ancak, evime ilk giren kadın kadar dolduramadı kalbimi. Onun yeri ayrıydı bende. Hala da öyledir. Değişmez. Çok güzel vakit geçirmiştik çünkü evime giren ilk kadınla. Evime gelen ikinci kadın ise, onunla da güzel vakit geçirdim. Hala da geçiriyorum aslında. Değişemem de zaten hiçbir şeye. İyi ki var. İyi ki doğurmuş ki beni, o evime gelen ilk kadınla tanışabilmeme fırsat vermiş.

Eskiden blogda bir okur yorum yazmıştı. 3 vakte kadar RHCP konserinde en önden bilet, bir iş ve bir aşk diye. Hatta ben de bunu blogda güncellemiştim. “Lan! RHCP en ön bilet oldu, bir iş oldu, bir aşk nerede?” diye. Buradaymış. Onu da buldum 3 vakte kadar. Offf uzatmıyorum, daha yazacaktım ama, bir cümleyle sonlandırayım. Giresun defteri kapandı benim için. Yeni bir iş ve yarım kalan aşkımın devamı Ankara’da. İki cümleyle sonlandırdım. Tüh. Şimdi oldu 4. Az önceki cümleyle 5. Bununla7. 8. 9. 10.