I Loved You

I loved you,
And i probably still do,

And for a while the feeling may remain…
But let my love no longer trouble you,
I don’t not wish to cause you any pain.”

 

Alexander Sergeyevich Pushkin 

Bir önceki şiir ile çelişiyormuş gibi görünüyor değil mi? Peki ya anlattıkları? İkisinin de aynı şeyi anlattığını hepimiz görebiliyoruz değil mi? Her ne kadar Pushkin’in bu şiiri ingilizceye farklı farklı bir sürü şekilde çevirilmiş olsa da ana fikir bu. Rusça bilenler için, şiirin adı “i loved you”. Belki okuduktan sonra bize de bir çevirisini yaparlar. Bir de türkçesini okumuş oluruz. Her neyse efendim, yazmak istediğim bu şiir hakkında aslında pek bir şey yok, ama yine de bana hissettirdikleri önemli. Bir önceki L&M; alıntısının üzerinde yerini bulması da tamamen bir tesadüf sonucu oldu. İyi bir tesadüf… Biz bu tesadüfe Beliz diyoruz. Bel iz. Belleğimizdeki iz yani. Hayatımızı yönlendiren bilinçaltımızın izi, yapacaklarımıza yaptıklarımızdan şekil veren belleğimizdeki iz.

Seni sevdim… Ölesiye. Evet, belki çok klişe, çok ağır abi lafı “ölesiye sevmek”, ama ben kavram olarak kendi başına bırakmadığımı düşünüyorum, içini doldurdum “ölesiye”nin.

Sen beni sevmedin, hayatıma son verdim. Yeniden doğdum biliyor musun? Ben senin geri dönen bebeğinim çünkü. Hep seni seveceğim, hep de öleceğim. Sen beni sevemeyeceksin ama, sevgim sana acı verecek ve sen sadece benim bu karşılıksız sevgim altında ezildiğin için yüzüme bile bakamayacaksın, yo yo, bakmayacaksın! Ölümüme terkedeceksin beni! Daha önce pek çok kez yaptığın gibi. Acı vereceksin bana, acı verdikçe de daha çok aşık edeceksin kendine. İşte bu yüzden geri dönüşümlü bebeğinim ben. Acıyla ölen, acıyla doğan. Hem de kendi küllerinden. Zümrüdüanka da olabilirdim. İnsan olmayı seçtim. Seni sevmem gerekiyor çünkü. Bütün o özgürlüğü, kutsallığı sana tercih etmedim ve ben tekrar yanmaya hazırım. Kartalım ben, insan kartal. Uçmaya hazırım, koordinatlarımı veremeyeceksin sen yuvam. Yere çakılıp öleceğim. Seni yine de seveceğim.

I loved you,
And i probably still do!

Pushkin severler bizi cahil sanmasın diye zorunlu post script: Bu şiir iki kıta lan aslında! Isı ile sıcaklık arasındaki farkı hâlâ bilmiyorum ama… Virginia Woolf’a sevgiler…

(S)he Shot Me Down Bang Bang

Seni bir gün en yakının ele verirse eğer,
Öğren susmasını ve ağlamamasını.
Bir kavanozun içinde mavi bir gül yetiştir,
Her gün daha çok yaşayan.
Bir masalın ağzını kapat ve yatgeniş odalarda.
Bir oksijen çadırında.
Ona kötü bir şey olsun istedim.
Bana aşık olsun istedim.”

Beni bir gün en yakınım ele verdi.
İyi ki biliyordum ben susmasını.
İyi ki biliyordum ben ağlamamasını!

Kavanozun içine koymadım da, kutusunda bıraktım gülümü. Üstelik benim gülüm mavi değil kırmızıydı. “At!” dediler, atmadım. Atamadım. Onun gülünü nasıl atardım? Onu nasıl atardım? O gül, gülçinlerin topladığı olan, duracaktı kutusunda zamansızca. Masalımın ağzını kapatamadım ben, taşıyor her gün üstünden ve zamanla kurtlanacak da. Yenilmez, dinlenilemez bir masala sahip olacağım, sırf geniş odalarda yatma korkum var diye!

Ben bir oksijen çadırında sarhoş olmak istiyorum. Gülümün kokusunu ancak sarhoşken alabiliyorum, içime doyasıya çekiyorum. Bir sonraki çadıra gelişim belli olmaz çünkü benim!

Ona kötü bir şey olsun istedim.

Bana aşık olsun istedim.

Dark Journal: The Longest Journey

Bugün itibariyle Karadere‘de stajıma başladım. Gayet güzel geçti galiba ilk günüm. Yani öyle sanıyorum, o yüzden galiba dedim. Çalışma ortamına ve insanlarına da alıştım daha ilk günden. Çünkü iyi insanlar hepsi de. Ya da ilk günüm diye öyle davranmış da öyle olabilirler, bilmiyorum. (Lan?!? Yoksa!?) (Yok canım! ehhe he eh) (Lan?!) 

Aslında ulaşım dışında herşey normal geçti. Çünkü oraya ulaşmam için mecburi olarak belli bir yerden sonra kamyona binmek zorundayım. Zaten asıl macera burada. Kamyon şoförleri….

Hepimize ilk başta kamyon şoförü itici gelir. Ama gördüm ki adamlar gayet neşeli ve hoş sohbet insanlar. Herşeyi konuşabiliyorsun. Hatta dönerken bindiğim kamyonun şoförü o kadar saf ve iyiydi ki ailesinden bahsetti bana. Kızı varmış, liseye başlamış. Üniversite okuyacak gibi gözüküyor ne dersin okutayım mı sence dedi bana. Adam taşradan geldiğini de açıkça ifade ediyor ve şehirdeki bu rahat yaşamdan çekiniyor tabi, bunu da söylüyor zaten. Burada normal olduğunu bildiği halde, ona garip geldiğinin farkında yani. Bir kızı daha varmış, kız babasına okumak istemediğini söylemiş ve onu 19 yaşında nişanlamış. Dedim ki, abi ne yaptın sen… O da birşey mi benim 19 yaşında iki çocuğum vardı dedi. Aman abi dedim bu kızlarına söyle de öyle olmasın. Söylicem dedi, yaşın küçük ama görüşüne saygı duyuyorum dedi. Adamlar çok iyi anlayacağın kara günlük. Beni Akköprü’ye kadar bıraktı sağolsun. Hele bir de ben indikten sonra, korna çalıp el sallayınca o an anladım ki, 40 yıllık kankam oldu çıktı bana…

Bakalım staj süresi boyunca daha nasıl yol hikayelerim olacak?

Geçmiş Olasıca!!

Morla denen yaratık sarhoşken kaldırımdan düşüp sol el başparmağını kırmıştır. Acil şifalar diliyorum.

Şaka lan şaka! Lan mal mısın sen? Kaldırımdan düşüp parmak kırılır mı? Hayır insan bi sandalyeden falan düşer dönerken, eğlencesi olur işin. Dümdüz yürürken düş sen, olacak iş mi…

Şaka lan şaka! Geçmiş olsun…

Boşluğu Hissederken…

Hayat o kadar değişik bir şey ki, kimi oyun sanarak yaşıyor, kimi gereğinden fazla ciddiye alarak… Ama bir şekilde sımsıkı sarılıyoruz ona… En ufak bir şey olduğunda ise isyan ediyoruz.. Kimi zaman lanet ediyoruz. Zaten ağlayarak gelmedik mi dünyaya? 

Değerini bilmediğimiz şeyler oluyor, ya da elimizin tersiyle ittiğimiz şanslar.. Bir yenisi gelmiyor hiçbir zaman, geldiğinde ise bir öncekinin yerini asla doldurmuyor…

Nedense mutsuz olduğumuz anlar, mutlu olduğumuz anlardan daha fazla oluyor. Ya da biz öyle yaşamak istiyoruz.. Belki de mutlu olmayı tam anlamıyla beceremiyoruz…

Galiba biz yaşamayı bilmiyoruz…

Hayatı Yaşayın!

Şimdi ortalama 68 yaşına kadar yaşadığımızı düşünelim. (Sanki hesaplayıp da bu yaşı bulmuşum hissi var 10’a ya da 5’e bölünebilen bi sayı olmadığı için ama tamamen kafadan atılmış bi sayıdır) Bu 68 yılın kabaca gün ve saat hesabını yapmicam, çünkü hesapladım. 24837 gün ediyor. Sadece saate indirgersek 596088 saat kalıyor elimizde. Yani düşünün koskoca bir ömür sadece 600bin saat. Bakın farkettiyseniz bunu yuvarladım ve ömrümüz biraz daha arttı :p 

Aslına bakarsak çok az ömrümüz var gibi geliyor değil mi? Bu düşüncemiz bizi birşeylerin farkına vardırmaya da başlamıştır öyleyse. Buradaki asıl amacım şu; hiçbir şeyi ertelemeyin, bir sonraki güne bırakmayın! Düşünün bir, eğer yapmayı çok istediğimiz birşeyi bir sonraki güne ertelersek, 24 saat daha ömrümüzden boş bir şekilde geçmiş olacak! Boş işlerle uğraşmayın. Bazılarınız diyebilir, “internet başında oturup bunu yazıyorsun ne geçiyor eline?” Bir bakıma haklısınız diyebilirim ama bu şu an için benim istediğim şey. Yani ben bunu yazmayı istiyorum, o yüzden de benim adıma vaktim boş geçmiş olmuyor. Televizyon izlemeyi istiyorsunuz, izleyin. Ama bunu abartmayın, bağımlısı olmayın yani. Günde 3 saat televizyon izlediğinizi düşünelim, böylece 74511 saatimiz daha yokolmuş oluyor. Uykuyu da buna dahil edelim. Günde 8 saat uyursa normal bir insan, (bu benim için doğru değildir) 198696 saat de uykuda geçmiş oluyor. Aslına bakarsanız sadece uykuda kaybettiğimiz zamanı çıkarırsak, bize bilincimizin açık olarak kaldığı bir 397392 saat kalıyor. Bunun gibi birçok hesap yapıp ömrümüzden eksiltebiliriz. =)

Peki bize kalan bu 400bin saati nasıl harcamalıyız ki hayatımız monoton olmasın? İşte asıl önemli olan nokta da bu zaten. Bunu kendimiz yaratıyoruz. Yani nelerden zevk alıyorsak yapmalıyız. Tabi ki ertelemeden. Mutsuz olduğunuz bir şeyi uzunca sürdürerek vaktinizi boşa harcamayın. Mutsuz olduğunuzu hissettiğiniz anda onu bitirin.

Hepimiz yaşamın kıyısındayız aslında. Denize atlayıversek ölüp gidicez. Yani öleceğimiz kesin! Bari batmayı beklemek yerine, çırpınıp çabalıyalım. Ölmenin de hakkını verelim yani. Boşa vakit kaybetmeyelim!!

Hala yeterince saatimiz ve günümüz var. Çok geç kalmadan bu saatleri dolduralım…

Kurtuluş

Esir olmamaktır bağlandığın şeye. Çıkış yolunu bulmaktır. En önemlisi de iradene hakim olmaktır kurtuluş. Araç değil amaçtır. Kurtulmak için önce istemek gerekir elbet. Farketmek gerekir bazı şeyleri. Şayet ki kendin farkedemessen, farkettirenleri, farkettirmeye çalışanları farketmektir. Bir nevi yeni bir başlangıçtır aslında. Dinlemesini bilmektir…

I’m Not Sick, But I’m Not Well…

İzlediğim en güzel amatör kliplerden birisi bu video. Şarkının ismini de vermem gerekirse
-ki ben kendim gerekli hissettim- Harvey Danger – Flagpole Sitta
Klibin başında görülen kızın (Amanda) söylediği üzere bir mesai sonrası çekilmiş bu video. Çalıştıkları şirketin adı Connected Ventures. (Hayır neye yaricaksa bu bilgiler)

Her an yokolup gitme isteğim var, toz olup dağılayım, karışayım havaya istiyorum.
Rüzgarı arkama alıp, gidebildiğimce gideyim.
Çok uzaktaki çilek kokusuna ulaşayım diye.